Uchiha_Madara
Demir Madencisi
- En iyi cevaplar
- 0
Can sıkıntısından bir hikaye yazayım dedim. Beğenilirse devamı gelecektir.
Not: Antik dil gibi kavramlar, translate ile çevrilip, ters çevrilmiş cümle ve kavramlardır.

NOT: Forum paragraf başlarını kaldırıyor. O yüzden boşluk olmadı. 00000
Yıl XIII.YY
00000 Sepatium, Stasimos saatinde evreni temsil ederdi. Evrende ise çeşitli katmanlar yer alırdı. Bunlardan Zotikos yani yaşamı ifade eden katmanda ise gezegenimiz olan Terrarum yer alırdı. Yani Stasimos saati üzerine kurulu araştırmalar bunu işaret ederdi. Araştırmalar üzerinde bu kadar merak salmam garipti. Belki de sadece Sepatium bizim yaşadığımız evren olduğu için böyle düşünmüştüm. Kitabı yavaşça kapadım. Masanın üzerine bıraktım. Ama burada yazanlar bildiğim şeylerdi. Asıl merak ettiklerimi araştırmak istiyordum. Katmanlar arası geçişi.Transitus! Ve insanların en büyük korku duyduğu yer olan Tenebris. Daha fazla bilgiye ihtiyağacım vardı. Pencereden içeri hafif bir ışık süzüldü. Şafak söküyordu. Geçmişime dair hatıralarımı da hatırlamak için bir fırsatdı bu.
00000İki yıl önceydi. Gözlerimi açtığımda kendimi bir çiftlikte bulmuştum. Yakınlardaki bir şehir olan WhiteRoad'a gitmeye karar vermiştim. Ve kalan son paramla bir ev kiraladım. Sonraki ayları ödemek için de çalışmalıydım. Avcılık ve toplayıcılık yaparak geçiniyordum. Ormanda avladığım hayvanların derilerini ve etlerini satarak. Henüz gençtim. 19 yaşındaydım sadece. Ama o an içerisinde olduğum durum bana hayata tutunmayı öğretti. Geçen iki yılda belki olanları hatırlarım diye çeşitli araştırmalar yaptım. Ama bir şey bulamadım. Bir gün Stasimos Saati hakkında bir kitap görene dek. Bu saatin bir canlının benliğini çalabildiğine inanılıyor. Belki benim bütün anılarım içinde bir yerlerdedir diye arayışa çıkmaya karar verdim. Bana sadece kendimi tatmin ediyormuşum gibi de gelmiyor değil ama. İki gün önce bir karara vardım. Yaşadığım yer olan DracoNidum'un başkenti DawnEkpompís isimli şehire gidecektim. Orada eminim iyi birşeyler bulabilirdim. Saati geliyordu.
00000Yürüyüşümü kolaylaştırsın diye hafif zırh giymeye karar verdim. Yanıma ise bizzat kendi bilediğim kılıcım YelBiçen'i aldım. Savaşmam gerekebilirdi. Aşağı indiğimde evin yakınlarında duran, kiraladığım at arabasını gördüm. Bana baktı sürücü "Hazır mısın?" dedi sakince. "Evet .Yola çıkabiliriz." dedim. Arka tarafa oturdum. Araba yavaşça hareket etmeye başladı.
00000 Aradan yaklaşık iki saat geçmişti sanırım. Yolda giderken, manzaraya dalmıştım. Sürücü ise önde ağzıyla bir ritim belirlemiş, ıslık çalarak şarkı söylüyordu. Bir anda araba durdu. Henüz gelmemiştik oysaki. Sordum "Ne oldu?" Sürücü bana seslendi. "Şuraya bak. Başkent. Alevler altında. Anlaşılan büyük bir savaş yaşanıyor. Üzgünüm. Seni ancak burada bırakabilirim." dedi. Kabul ettim. Arabadan indim. "Bir saat seni bekeyeceğim. Bir saat içinde geri dönmezsen, WhiteRoad'a geri yola çıkarım. İyi şanslar." dedi sürücü. "Sağol" dedim tek. Ne yapabilirdim ki? Ne olursa olsun DracoNidum benim vatanımdı. Başkent saldırı altındaydı. O zaman ben de savaşmalıydım. Koşmaya başaldım. Yakınlaştıkça daha iyi görüyordum. Şehirin etrafını mancınıklar kuşatmıştı. Şehiri ardı ardına kaya yağmuruna tutuyorlardı. Beni görebilirlerdi. Şehrin içine girmeliyim. Ancak öyle savunabilirim. Ama şehrin dört bir tarafı düşmanlar çevriliydi. Biraz daha yaklaşınca fark ettim. Bunlar insan değildi. Bunlar canlı birer iskeletdiler. Ama nasıl? Nasıl bir iskelet böyle ayakta durabilirdi ki? Okuduğum kitaplarda yazan Ölümsüz'ler miydi yoksa bunlar? Ama binlerce yıl gözükmeyen bir ırk, neden şimdi bir anda ortaya çıksın ki? Bunu öğrenmeliydim.
00000Etrafa baktım. Kuzey cephe tarafında, duvarın birisinden, içeri uzanan bir lağam tüneli bulunuyordu. Oraya doğru hareket ettim. Neyseki Ölümsüz'lerin sayısı seyrekleşiyordu. Yaklaşık 10 kişilik bir grup önünde duruyordu tünelin. Çalıların arasına saklandım. Yavaşça onları süzmeye başladım. Bildiğimiz yürüyen iskeletler. Üzerlerinde eskimiş çeşitli zırhlar var. Demir, bakır ve hatta zırhı olmayanlar bile var. Normal bir insan ile savaşta, böyle bir grubu yenmek kolay olurdu. Ama iskeletlerin ne tür bir özellikleri olur bilemem. Adlarının "Ölümsüz" olma sebebi, korkumu arttırıyor. Ölmeyen bir düşman. Ama parçalara ayırırsam, geri birleşme süreleri bana zaman kazandırabilir. YelBiçen'i yavaşça kılıfından çıkardım. Beni fark etmediler. Gizli bir saldırı ile en azından anında ikisini mahvedebilirdim. Hafif bir ıslık çaldım. İçlerinden birisi duymuş olmalı ki bu tarafa döndü. Antik dilde bir şeyler söylüyordu. Bu sözleri daha önce hiç duymamıştım. Ama üzerinde kafa da yormadım. Yaklaşıyordu. Diğerleri hala tünele bakıyorlardı. Aramızda en fazla bir metre vardı. Hızla çalıya çektim ve kafatasını, gövdesinden ayırdım. Arkadan uzanan nehre fırlattım. Biri tamamdı. Kalan parçalar bir anda toz gibi dağıldı. Anlaşılan iki parça arasındaki uzaklığı arttırınca, onları öldürebiliyorduk. Bu bilgi işime yarayabilirdi. En arkada duran ikisine baktım. Birbirlerine çok yakındılar. Hızla ileri atılıp, kılıcı savurdum. Bedenlerine kuvvetle çarpan kılıç, bir kaç parçaya ayrılmalarına sebep oldular. Ama kalan 7 Ölümsüz beni fark etmişlerdi. Hepsi birden kılıçlarını çektiler. Aralarından demir zırh giyen bir şeyler söylemeye başladı. "Pe ba etidecer a enoitanev ed douq!" Diğerleri geri çekildi. Bu aralarında çift kılıç taşıyan tek kişiydi. Sanırım lideleri de buydu. Benimle teke tek mi savaşmak istiyordu. O zaman bu onun sonu olacaktı. Bana baktı. "Ölümlü..." dedi. !? Dilimizi biliyordu. Benimle konuşabiliyordu. Bu kesinlikle onlardan farklıydı. "Burası... senin için... son olacak!" dedi fısıldarcasına. Etrafa yeşil bir ışık saçılmaya başaldı. Etrafını zırh şeklini alan yeşil bir katman sardı. Yanılmış olabilirim. Onu yensem dahi kalan 6 kişi benim sonumu getirebilir. Bu güç! Onları üstlerindeki basit zırhlara göre yargıladım. Hızla ileri doğru YelBiçen'i savurdum. Yeşil katmana çarptı. Hafif bir çatlak oluşmmuştu katmanda. Hala umut vardı. İki kılıcını da çapraz şekilde savurarak bana doğru atıldı. Son anda geriye sıçradım. Dengesini kaybetmiş gibiydi. Fırsattan istifade kılıcımı ileri ittim. Kafatasına çarptı. Yeşil katmanlar kaplı bir miğferi olmaması benim için avantajdı. Kafatası geriye savruldu. Bunun da işi bitmişti. Kalan bedeni yere düştü.
00000Diğer altısını süzmeye başladım. Bu savaş benimdi! Yüzümde hafif bir gülümseme oluştu. Bu his... savaşma hissi. Özlediğimi hissettim...
Umarım beğenmişsinizdir. İkinci bölüm en kısa zamanda gelecektir.
Sizce nasıl? Lütfen yorumlarınızla eksiklerimi belli edin. Olabildiğince düzeltmeye çalışırım.
Not: Antik dil gibi kavramlar, translate ile çevrilip, ters çevrilmiş cümle ve kavramlardır.
NOT: Forum paragraf başlarını kaldırıyor. O yüzden boşluk olmadı. 00000
Yıl XIII.YY
00000 Sepatium, Stasimos saatinde evreni temsil ederdi. Evrende ise çeşitli katmanlar yer alırdı. Bunlardan Zotikos yani yaşamı ifade eden katmanda ise gezegenimiz olan Terrarum yer alırdı. Yani Stasimos saati üzerine kurulu araştırmalar bunu işaret ederdi. Araştırmalar üzerinde bu kadar merak salmam garipti. Belki de sadece Sepatium bizim yaşadığımız evren olduğu için böyle düşünmüştüm. Kitabı yavaşça kapadım. Masanın üzerine bıraktım. Ama burada yazanlar bildiğim şeylerdi. Asıl merak ettiklerimi araştırmak istiyordum. Katmanlar arası geçişi.Transitus! Ve insanların en büyük korku duyduğu yer olan Tenebris. Daha fazla bilgiye ihtiyağacım vardı. Pencereden içeri hafif bir ışık süzüldü. Şafak söküyordu. Geçmişime dair hatıralarımı da hatırlamak için bir fırsatdı bu.
00000İki yıl önceydi. Gözlerimi açtığımda kendimi bir çiftlikte bulmuştum. Yakınlardaki bir şehir olan WhiteRoad'a gitmeye karar vermiştim. Ve kalan son paramla bir ev kiraladım. Sonraki ayları ödemek için de çalışmalıydım. Avcılık ve toplayıcılık yaparak geçiniyordum. Ormanda avladığım hayvanların derilerini ve etlerini satarak. Henüz gençtim. 19 yaşındaydım sadece. Ama o an içerisinde olduğum durum bana hayata tutunmayı öğretti. Geçen iki yılda belki olanları hatırlarım diye çeşitli araştırmalar yaptım. Ama bir şey bulamadım. Bir gün Stasimos Saati hakkında bir kitap görene dek. Bu saatin bir canlının benliğini çalabildiğine inanılıyor. Belki benim bütün anılarım içinde bir yerlerdedir diye arayışa çıkmaya karar verdim. Bana sadece kendimi tatmin ediyormuşum gibi de gelmiyor değil ama. İki gün önce bir karara vardım. Yaşadığım yer olan DracoNidum'un başkenti DawnEkpompís isimli şehire gidecektim. Orada eminim iyi birşeyler bulabilirdim. Saati geliyordu.
00000Yürüyüşümü kolaylaştırsın diye hafif zırh giymeye karar verdim. Yanıma ise bizzat kendi bilediğim kılıcım YelBiçen'i aldım. Savaşmam gerekebilirdi. Aşağı indiğimde evin yakınlarında duran, kiraladığım at arabasını gördüm. Bana baktı sürücü "Hazır mısın?" dedi sakince. "Evet .Yola çıkabiliriz." dedim. Arka tarafa oturdum. Araba yavaşça hareket etmeye başladı.
00000 Aradan yaklaşık iki saat geçmişti sanırım. Yolda giderken, manzaraya dalmıştım. Sürücü ise önde ağzıyla bir ritim belirlemiş, ıslık çalarak şarkı söylüyordu. Bir anda araba durdu. Henüz gelmemiştik oysaki. Sordum "Ne oldu?" Sürücü bana seslendi. "Şuraya bak. Başkent. Alevler altında. Anlaşılan büyük bir savaş yaşanıyor. Üzgünüm. Seni ancak burada bırakabilirim." dedi. Kabul ettim. Arabadan indim. "Bir saat seni bekeyeceğim. Bir saat içinde geri dönmezsen, WhiteRoad'a geri yola çıkarım. İyi şanslar." dedi sürücü. "Sağol" dedim tek. Ne yapabilirdim ki? Ne olursa olsun DracoNidum benim vatanımdı. Başkent saldırı altındaydı. O zaman ben de savaşmalıydım. Koşmaya başaldım. Yakınlaştıkça daha iyi görüyordum. Şehirin etrafını mancınıklar kuşatmıştı. Şehiri ardı ardına kaya yağmuruna tutuyorlardı. Beni görebilirlerdi. Şehrin içine girmeliyim. Ancak öyle savunabilirim. Ama şehrin dört bir tarafı düşmanlar çevriliydi. Biraz daha yaklaşınca fark ettim. Bunlar insan değildi. Bunlar canlı birer iskeletdiler. Ama nasıl? Nasıl bir iskelet böyle ayakta durabilirdi ki? Okuduğum kitaplarda yazan Ölümsüz'ler miydi yoksa bunlar? Ama binlerce yıl gözükmeyen bir ırk, neden şimdi bir anda ortaya çıksın ki? Bunu öğrenmeliydim.
00000Etrafa baktım. Kuzey cephe tarafında, duvarın birisinden, içeri uzanan bir lağam tüneli bulunuyordu. Oraya doğru hareket ettim. Neyseki Ölümsüz'lerin sayısı seyrekleşiyordu. Yaklaşık 10 kişilik bir grup önünde duruyordu tünelin. Çalıların arasına saklandım. Yavaşça onları süzmeye başladım. Bildiğimiz yürüyen iskeletler. Üzerlerinde eskimiş çeşitli zırhlar var. Demir, bakır ve hatta zırhı olmayanlar bile var. Normal bir insan ile savaşta, böyle bir grubu yenmek kolay olurdu. Ama iskeletlerin ne tür bir özellikleri olur bilemem. Adlarının "Ölümsüz" olma sebebi, korkumu arttırıyor. Ölmeyen bir düşman. Ama parçalara ayırırsam, geri birleşme süreleri bana zaman kazandırabilir. YelBiçen'i yavaşça kılıfından çıkardım. Beni fark etmediler. Gizli bir saldırı ile en azından anında ikisini mahvedebilirdim. Hafif bir ıslık çaldım. İçlerinden birisi duymuş olmalı ki bu tarafa döndü. Antik dilde bir şeyler söylüyordu. Bu sözleri daha önce hiç duymamıştım. Ama üzerinde kafa da yormadım. Yaklaşıyordu. Diğerleri hala tünele bakıyorlardı. Aramızda en fazla bir metre vardı. Hızla çalıya çektim ve kafatasını, gövdesinden ayırdım. Arkadan uzanan nehre fırlattım. Biri tamamdı. Kalan parçalar bir anda toz gibi dağıldı. Anlaşılan iki parça arasındaki uzaklığı arttırınca, onları öldürebiliyorduk. Bu bilgi işime yarayabilirdi. En arkada duran ikisine baktım. Birbirlerine çok yakındılar. Hızla ileri atılıp, kılıcı savurdum. Bedenlerine kuvvetle çarpan kılıç, bir kaç parçaya ayrılmalarına sebep oldular. Ama kalan 7 Ölümsüz beni fark etmişlerdi. Hepsi birden kılıçlarını çektiler. Aralarından demir zırh giyen bir şeyler söylemeye başladı. "Pe ba etidecer a enoitanev ed douq!" Diğerleri geri çekildi. Bu aralarında çift kılıç taşıyan tek kişiydi. Sanırım lideleri de buydu. Benimle teke tek mi savaşmak istiyordu. O zaman bu onun sonu olacaktı. Bana baktı. "Ölümlü..." dedi. !? Dilimizi biliyordu. Benimle konuşabiliyordu. Bu kesinlikle onlardan farklıydı. "Burası... senin için... son olacak!" dedi fısıldarcasına. Etrafa yeşil bir ışık saçılmaya başaldı. Etrafını zırh şeklini alan yeşil bir katman sardı. Yanılmış olabilirim. Onu yensem dahi kalan 6 kişi benim sonumu getirebilir. Bu güç! Onları üstlerindeki basit zırhlara göre yargıladım. Hızla ileri doğru YelBiçen'i savurdum. Yeşil katmana çarptı. Hafif bir çatlak oluşmmuştu katmanda. Hala umut vardı. İki kılıcını da çapraz şekilde savurarak bana doğru atıldı. Son anda geriye sıçradım. Dengesini kaybetmiş gibiydi. Fırsattan istifade kılıcımı ileri ittim. Kafatasına çarptı. Yeşil katmanlar kaplı bir miğferi olmaması benim için avantajdı. Kafatası geriye savruldu. Bunun da işi bitmişti. Kalan bedeni yere düştü.
00000Diğer altısını süzmeye başladım. Bu savaş benimdi! Yüzümde hafif bir gülümseme oluştu. Bu his... savaşma hissi. Özlediğimi hissettim...
Umarım beğenmişsinizdir. İkinci bölüm en kısa zamanda gelecektir.
Sizce nasıl? Lütfen yorumlarınızla eksiklerimi belli edin. Olabildiğince düzeltmeye çalışırım.